Anket

E-Bültene Kayıt Ol

Sevgi Öğrenilir Öğretilir

                      GENÇLERİMİZ ÇİÇEKLERİ SEVMİYORLAR!

 

            08.08.2006                       Osman Nuri Koçak- Karaman

            Öğretmenlik yaptığım dönemlerde arkadaşlarıma sıkça şöyle derdim;

            “Öğrencilerimize çarpım tablosundan önce, on tane çiçek adı öğretelim çok daha önemli ve hayırlı bir iş yapmış oluruz…”

            Nedeni ise;

            Yaşam, tümüyle sevgi ve sevmek üzerine binadır.

            Ama biz ya bunu bilmiyoruz, ya da sevgiyi ve onun gücünü tanımıyoruz! Sevginin sarıp sarmalamadığı hiçbir eylemliliğin kalıcı bir başarı sağlama olanağı yoktur.

            Eğitim ve öğretim eylemi ise en yaşamsal eylemlilik olduğuna göre, bu işi yaparken sevginin doruklarında gezinmek gerek…

            Öğrenmeyi sevmeden ve sevdirmeden verimli bir öğrenme eylemliliğini başaramayız.

            “O zaman, sevgiyi öğretmekle işe başlamalıyız diye düşünürdüm.”

 Hâlâ da öyle düşünüyorum.

 

            Sevgi öğretilir veya öğrenilir mi?

            Hem de nasıl.

            Ham halde sevgi her insanın cevherinde vardır. Ama aynı insanın cevherinde türlü türlü de olumsuzluklar vardır. Ne tarafının öne çıkacağı, ona gösterdiğimiz özene ve uyguladığımız eğitime bağlı…

            Bu yüzden ilk sevginin ana-baba-kardeş ve çevre sevgisi olması doğal değil midir?

            Öyledir de, öyle mi olur ya?

            Baba çocuğunu sever mi hiç?

            Disiplin ve mesafe şarttır.

            Kardeş için o,yeni gelen bir rakiptir. Aile bireyleri de bunu    sık sık tahrik ederler…

            Gariban ananın, her türlü işten arta kalan zamanında da sevgisini gösterebilmesine zaman kalıyorsa işte sevgiyi o kadar öğrenebiliyor…

 

            Okullarımız ise evlere şenlik.

            Evi ve yakın çevresinde karşılaşmadığı, dolayısı ile de aklının ucuna bile gelmeyen her türlü melanetle okullarda tanışır.

Bu durum doğaldır. Çevre genişledikçe iyi kadar kötü ile karşılaşma riski de o oranda artar.

Her çevreden ve her türden insanla orada tanışır ve iyi kötü birçok şeyi orada öğrenir.

Ama okullarımız bu duruma hazırlıklı değildir. Ya baskıcı bir öğüt mekanizmasını matah bir eğitim metodu zannederiz, ya da çağdaş bir demokratik eğitim stratejisinden yoksun bir vaziyette çocuklarımızı sokağın insafına terk ederiz.

 

Saldım çayıra, mevlâm kayıra…

           

            Herkes çocuktan bir şeyler ister ve uyması gerekli kuralları bıkmadan usanmadan sıralar da kimseler bir şey yapamaz onun için…

            Yapmaması gereken o kadar çok şey vardır ki, neyin yapılacağının artık bir önemi kalmaz.

            Okul, salt bilgi ve kimin tarafından, hangi amaçlarla konulduğu belli olmayan bir yığın su götürür kuralların terennüm edildiği bir mekândır.

            Sonuç?

            Ya bir yığın idrakten yoksun kurşun asker,

            Ya da şirazeden çıkmış, özgürleşme adına güzel ve iyi olan ne varsa hepsinin canına okuyan başıbozuk cühela…

            Etrafında, iyi ve insani olan ne varsa oburca tüketen virüslere benzer gider her gün…

            Sağlam ve insan kimliğine sahip olabilmiş ne kadar insan kalmış elimizde?

            Etrafımıza bakıp bir fikir edinebiliriz?

 

            “Onca cehalet ancak okumakla mümkündür” atasözümüz de bu işin çok uzak dönemlerden beri böyle geldiğinin de ibret belgesi gibidir bizlere…

 

            Sıkça, ruhum üşüyor.

 

            Etrafımda çalan müziklerin kalitesine,

            İnsanlarımızın, batıl ve boş şeylerin arkasında ömür tüketmesine,

            Estetik ve zerafetin dağlara çıkıp bir daha aşağıya inmeye tövbe etmesine,

            Hırsızlığın, arsızlığın büyük günahlar yerine, yükselen değerlerden olmasına,

            Ailelerimizin birer çıkar ve mutsuzluk birimlerine dönüşmesine,

            Komşuluk, akrabalık, yoldaşlık, mesleki dayanışma ve benzeri duyguların artık gündemimizde dahi olmamasına,

            Öz kültürümüz, ulusal benliğimiz, siyasi duruşumuz, ulusal kardeşlik duygularımız gibi hepimizi bir arada tutan kutsiyetlerimizle gece gündüz çelik çomak oynanıp, işe yaramaz hale getirilmesine,

            Ar damarı çatlamış azgın bit tüketim toplumuna doğru, fırtınalı bir deryada amaçsızca debelenip durmamıza,

 

            Ve,

            Ve,

            Ve… Sayamayacağım kadar çok yozlaşmaya karşı çaresizce bir şeyler yazmaya çalışmanın bilmem ki bir yararı var mı?

  

            Gençlerimiz çiçekleri sevmiyor…

       Çünkü çiçeği tanımıyor.

       Çünkü çiçeği bilmiyor.

 

            Hemen elinin altındaki bu güzelliği tanımayan bir kesim, anayı, babayı, akrabayı, eşi dostu, doğayı, çevreyi, ulusu velhasıl insana ait ne varsa artık tanıyamıyor.

            Şarkısını, türküsünü, oyununu çoktan terk etmiş. Birtakım gürültülü madeni seslerin dünyasında beyni bulanmış bir halde tepinir de tepinir hale gelmiş.

           

            Gözümüz aydın!

            Artık küçük Amerika olmuşuz.

            Bazı rahmetlilerin de, böyyük böyyük babalarımızın rüyası bu idi de…

            İşte istediğimiz oldu, zil takıp göbek atmanın vaktidir…

 

            Bu malzeme ile de,21. yüzyıl Türk yüzyılı olacaktır falan diye meydanlarda atıp tutmayı da kimseye vermiyoruz.

            Sevsinler e mi?

            Öyle şeyler mistik doğu masallarında olur.

            Çabalamadan, plan proje yapmadan, bedel ödemeden

 

            Türk’ce bir kalkınma modelidir bu…

             Kendine has…

             Özgün mü özgün…

  

            En güçlü olduğumuz devirlerde bile, milletçe üretmek, yaratmak, çabalamak, plan proje yapmak pek de hoşlandığımız ameliyelerden olmamıştır ki…

            Bu durum kentlerimizden belli değil midir?

            Hiç anıt niteliğinde, gurur duyabileceğimiz bir kent yaratabilmiş miyiz?

            Boşuna aramayınız, yoktur.

            Ama aynı kentleri, kolayca köşe dönmenin acımasız hoyratlığı ile talan edip canına okuyarak insanımızı içinde yaşayamaz hale getirmekte de üstümüze yoktur.

           

            Çünkü çalışmayı tanımıyoruz ve sevmiyoruz,

            Çünkü, etrafımızı, yaşadığımız yöreleri tanımıyoruz ve sevmiyoruz,

            Çünkü ÇİÇEKLERİ TANIMIYORUZ VE DAHİ SEVMİYORUZ.

           

            Bu eğitim sistemi ile de bunun üstesinden gelecek gibi görünmüyoruz.

            Tembel uyanıkların ülkesi olmayı bir türlü içime sindiremedim, sindiremeyeceğim de…

            Eğitim sistemimiz, başka türlü insan yetiştirmeye gücü yetmiyor.

            Ya da, bilinçli bir ihanet sisteminin bombardımanının doğal sonuçlarına mı maruz kalıyoruz?

           

            Gelin gençlerimizi de bizler gibi harcamayalım,

            Gelin onlara çiçekleri sevmeyi öğreterek işe başlayalım,

            Gelin onlara çiçeklerin adını öğreterek işe başlayalım.

 

            Çok mu zor?

 

            Elbet, her şeyi kaderine terk edecek değiliz, ama gün geçtikçe böyle, hem işimiz zorlaşıyor hem de maliyet artıyor.

Kayıtlı Yorum Yok !
Ad Soyad
E-mail
Mesaj
Güvenlik Kodu